23 Aralık 2010 Perşembe

Bir Hayatı Doldur Gençlik Kulübü Hikayesi…


 Bir varmış bir yokmuş…

Yeşili, mavisi bol, içinde her rengi barındıran güzel mi güzel bir şehir varmış… Bu şehirde on yüz bin tane insan varmış, bunların çoğunluğunu gençler oluşturuyormuş… Bu gençler hayatın ne kadar kısa olduğunu ve de çok çabuk geçtiğini biliyorlarmış… Bir grup genç oturup günlerce düşünmüşler… Ne yapmalı da şu sıradan hayatlarımızı biraz olsun neşelendirip güzel şeylerle doldurabilsek ve böylelikle de gelecekte ardımıza baktığımızda dopdolu geçirdiğimiz günleri görsek diye düşünüyorlarmış… Haftalar sonra içlerinden biri
“Bulduummm!!” diye haykırmış….
Diğer arkadaşları ilgiyle ona bakmışlar…
Ve hevesle anlatmaya koyulmuş bizim dahi:

 “Bir kulüp kuracağız arkadaşlar… Bu kulüp öyle bir kulüp olacak ki; içinde ‘müzik’le hayatımızın ezgisini bulacağız. ‘Spor’la hayatın dinamizminin merkezinde olacağız. ‘Kültür sanat’la değerlerin farkındalığını göreceğiz. ‘Eğlence’yle hep beraber çeşitli kollarda eğlenip, amaçlarımızdan biri olan geleceğimizin temellerini atacağımız ‘kariyer’ girişimlerinde de bulunabileceğiz tabi bunların hepsini yaparken sosyal sorumluluklarımızı da yerine getirip hepimiz dayanışma ve beraberlik içinde olacağız… Ne dersiniz?”

 Hepsi birden sevinç nidaları atarak bizim dahiye koşturup sarıldılar.
Ve hemen bu kulübü kurmak için hazırlıklara başladılar…
Kulüplerinin adı: HAYATI DOLDUR GENÇLİK KULÜBÜ olacaktı… Ülkenin en yeşil yerinden en sarı yerine kadar tüm renkten gençleri kendi şehirlerinde bir araya topladılar ve bu şahane kulübü onlara da anlattılar… Herkes bu fikri çok sevdi… Onlar da diğer arkadaşlarına anlattılar… Bu şekilde tüm şehir bu kulübü öğrendi ve gençlerin hayatları artık sıradanlıktan kurtuldu… Tüm gençlerin hayatı artık rengarenk ve dopdoluydu… Ve sonsuza kadar dopdolu yaşamak üzere hala tüm renklere Hayatı Doldur Gençlik Kulübünü anlatıp yeni dostlar ile yollarına dopdolu devam ediyorlar…


İşte Hayatı Doldur Gençlik Kulübünün hikayesi böyle… Siz de bizimle renklenmek ve yeni dostlukları dopdolu hayatlarla inşa etmek ister misiniz?

Kasabamıza bekliyoruz: www.hayatidoldur.com

Hayatı Doldur - Anadolu Üniversitesi Master Marka Elçisi
Ezgi Mutaf

21 Aralık 2010 Salı

Hayata ritm dolduranlar...


   Herkesin kendini geliştirmek istediği bir sosyal aktivite, spor dalı veya bir ilgi alanı olmasına rağmen lisede fırsat veya vakit bulunamadığı bahane edilip, üniversiteye ertelenir. Aslında birçoğumuz başlamaya cesaret edemeyiz ya da cesaret edip sonunu getiremeyiz. İşte benim cesaret edemediğim ama içten içe arzuladığım aktivite salon danslarıydı. Lisede başlayan bu ilgim dans yarışmaları, dünya şampiyonaları ve dans konulu filmleri (Step-up, Dance With Me vb.) izledikçe daha da artıyordu.
   Üniversitede kulüp tanıtımları haftasında dans kulübünün afişlerini görmemle daha da fazla heyecanlandım. ÖSS dönemi bastırdığım duygularım açığa çıkmıştı. Sınıf arkadaşlarımın da gaza getirmesiyle kulübe kaydolduk ve dans eğitimine başladık. En çok öğrenmek istediğim dans ‘tango’ydu, fakat öğretmenlerimiz tangoyu diğer danslarda uzmanlaşırsak daha rahat öğrenebileceğimizi söyledi ve cha-cha, rumba, salsa ve jive danslarını öğrenmeye başladık. Gün geçtikçe perşembeleri iple çekmeye başladım. Başlarda çok ağır ve hantal olmamız, birçok zaman hatalarımızı görüp kahkahalara boğulmamızı sağlıyordu. Öğretmenlerimizin de teşvikiyle cumartesileri Kalamış’ta salsa ve cha-cha konseptli gecelere katılmaya başladık. Profesyonel dansçıları canlı canlı seyrettikçe ilgimiz daha da arttı. Biz de bir gün böyle dans edebilecek miyiz acaba diyerek birbirimize bakakaldık.
   Üniversitede başlayan dans serüvenim, dışarda başladığım kursla devam etti. Artık Salsa ve Cha Cha danslarına hakim olduğumdan tangoya başlama kararı almıştım. Burada biraz teknik bilgi vereyim;  salon dansları ‘internasyonel’ ve ‘arjantin’ olmak üzere ikiye ayrılıyor. Ben daha yaygın ve eğlenceli olduğu için internasyonel dansları seçtim. Arjantin danslar daha keskin fakat dakika içinde daha az bar*a sahip salsa ve cha cha genelde dakikada 30 ile 40 arası bar içerir. Jiveda ise sınır sizsiniz J 70-80 barlık müzikler bile mevcuttur.
   Genel olarak salon dansları, hem sosyal ortamını genişletip hem de eğlenmek isteyenler için birebir. Zamanını eğlenceli bir şekilde geçirip hayatını doldurmak isteyenlere kesinlikle öneriyorum!
*Bar, müzikte 2 ritim arasında yapılan hareketlere deniyor.

Hayatı Doldur - YTÜ - Master Marka Elçisi
Tunç Kaptanoğlu

19 Aralık 2010 Pazar

Sosyal Medya Ödülleri - Etkili Sosyal Medya Kullanımıyla Genç Kesime Yönelik En İyi Kampanyaları Yapan Kurum

http://hayatidoldur.tumblr.com
Hayata “Bilişim” Katmak..
“Hayatı Doldur” umuz ile başkalarının hayatları çeşitli şekillerde doldururken kendi hayatımızı doldurmayı da ihmal etmiyoruz tabii ki. İTÜ İşletme Mühendisliği Kulübü olarak bu yıl 10-11 Aralık tarihleri arasında 3.sünü düzenlediğimiz Bilişim Teknolojileri Zirvesi organizasyon komitesinde yer aldım. Geçen yıl da katıldığım ve komitede yer almaktan büyük zevk aldığım bu organizasyonla hayatıma biraz da “Bilişim” kattım.
Peki, neler yaptık bu organizasyonda? Bilişim sektörüne geniş bir bakış açısıyla yaklaştık ve sosyal medyanın da yer aldığı bilişimle iç içe birçok panel düzenledik. İlk gün speed-networking ve coffee time gibi yeni etkinlikler gerçekleştirdik. 2. gün sonunda ise bu yıl öğrenci kulüpleri arasında bir ilki gerçekleştirerek “Sosyal Medya Ödülleri” ne imza attık. Hatta ve hatta bu başarılı organizasyonumuzda "Etkili Sosyal Medya Kullanımıyla Genç Kesime Yönelik En İyi Kampanyaları Yapan Kurum” dalında “Hayatı Doldur” umuz da ödül aldı.
İçinde bulunduğum bir başka organizasyonda başarısını göstererek ödül alan ve beni gururlandıran “Hayatı Doldur” un, bu başarıyı elde etmesinde emeği geçen tüm marka elçilerine teşekkür ederim.
Hayatı(mızı) doldurmaya tam gazla devam ediyoruuuz. 
Hayatı Doldur - İTÜ Maçka - Master Marka Elçisi 
Zehra Nur Karadalga

17 Aralık 2010 Cuma

Hayatlarını yüksek rakımlarda dolduranlar...


Öyle bir rüyadır ki dağlar, yaşamadan göremezsin…

Dağcılık nedir? Dağcılık, dağlarda yürüyüş ve kamp kurmanın yanı sıra teknik malzeme kullanarak tırmanma sporunu da kapsayan bir doğa sporudur.
18-19. yüzyılda Avrupalı (İngiliz ve Fransızlar başta olmak üzere) zenginlerin boş zamanlarını değerlendirmek için ve hayatlarının rutin akışını yeni maceralarla süsleme arayışı neticesinde bir spor sayılmaya başlanan dağcılık, 20.yüzyılın başında diğer ulusların da ilgisini çekmeyi başarmıştır. Dağcılık her yaşta insanın yapabileceği bir spordur, yeter ki dağlara sevdalı olun yeter bu size.

Dağcılık insanın hayatını nasıl doldurur ve neler katar insana? 
Dağcılık yapan insanlar belli bir zamandan sonra bunu yaşam biçimleri ve felsefesi olarak benimsemeye başlarlar ve artık dağcılık onların hayatlarının bir parçası değil, yaşam tarzı olur.
Dağcılık insana hayatının belki en eğlenceli günlerini yaşatır. Bazen insana, düşünmesine yardımcı olacak en sesiz yeri sağlar dağlar. Bir kayanın üstünde oturup manzaraya karşı kahvenizi yudumlarken sadece rüzgarın sesini duyarsınız.
Dağcılık insanlara zor zamanlarda doğru kararları almayı öğretir.
Dağcılık en zor şartlarda, en gergin, en yorgun ve uykusuz anlarda insanlara karşı nasıl davranacağını ve öğretir.
En önemlisi dağcılık insana en iyi arkadaşlarını kazandırır öyle arkadaşlar kazanırsın ki yeri gelince canınızı aynı ipe bağlayıp birlikte yürürsün zamanı gelince tek lokma ekmeğini paylaşırsın arkadaşınla.

Dağcılık yapacak olan kişilere tavsiyeler, iyi bir dağcı olmak istiyorsanız eğer en önemli detay eğitimlerinizi en iyi şekilde almanızdır. Doğa bazen acımasız olabiliyor size karşı. Eğer eğitimlerinizi tamamladıysanız ve zor zamanlarda doğru kararlar verebiliyorsanız, dağcılık normal yürümekten bile daha az tehlikeli olan bir aktiviteye dönüşür. Ancak her zaman yüksek adrenalin ve heyecanı devam eder. Dağcılık yapamam diyorsanız, bir kere bir dağın zirvesine çıkın ve oradan dünyayı seyredin, emin olun o gün hayatınızın en unutulmaz günü ve sizi dağcılığa aşık edecek gündür.
Sorena Azarnow
Ege Üniversitesi - Hayatı Doldur Marka Elçisi



14 Haziran 2010 Pazartesi

Celal Bayar Marka Elçimiz, İsmet Aslanbey Euroleague 2010 - Final Four'u Paris'te izleme fırsatını nasıl yakaladığnı ve neler hissettiğini günlüğümüzle paylaştı. 

  


‘Hayatı Doldur’… Çok iddialı gelmişti bu sözcük ve sorguladıkça, bir anda işin içine çekilmiş buldum kendimi. İlk Euroleague maçına gittiğimde de anlamaya başlamıştım. Zaman geçtikçe, alışkanlık olmaya başladı. Birçok proje duyuyordum. Altında hep aynı iki sözcük: ‘Hayatı Doldur’. Derken, ’Tribünün Sesi Yarışması’ başladı. Projeye katılmak, heyecan vermeye yetmişti. Nihayet büyük ödül açıklandı; kazanan Paris’e Euroleague-Final Four 2010’u tribünlerden izlemeye gidecekti. Durmadan çalışmaya, beste yapmaya başladık. Bu arada, hayatı dolduranların arasındaydım artık bende. Hayatı Doldur Junior Marka Elçisi olmuştum. Artık daha fazla video çekme gayreti içindeydim.

Oylama süreci başladığında, videolar yüklendikçe, zaman daraldıkça, ben de daralmaya başladım. Tarifsiz bir heyecanla geçen yarışma süresi nihayet dolduğunda, sonuçları beklemeye başladım. Ertesi gün vizelerim olmasına rağmen sınavlarımın stresini çoktan unutmuştum. Sadece bir telefon bekliyor ve keşke kazanan ben olsam diyordum. Nihayet beklediğim telefon geldi. Açtığımda ‘’Tebrikler‘’ diyordu bir ses. Her gördüğüm arkadaşıma, “Gidiyorum, Paris’e, Euroleague Final Four 2010’a gidiyorum” diyordum. Sıkı bir basketbolsever olarak Euroleague Final Four 2010’da hangi takımların olduğunu zaten biliyordum. Efes Pilsen Spor Kulübü’nün bu sene finalde olamaması da içimi burkuyordu. Takımımı delice orada destekleme bana çok daha büyük heyecan verirdi.


Artık hazırlıklarımız tamamlanmıştı. Bir an önce gelsin büyük gün diyordum. Ve o gün... İzmir’den yola çıkarak İstanbul’da Atatürk Havaalanı’na indim. Bu sırada benim gibi Paris heyecanı yaşayan diğer arkadaşımla tanıştım. Paris’te uçaktan indiğimde artık başka bir ülkedeydim. Otele yerleşir yerleşmez kendimizi dışarı attık. Her şey mükemmel düşünülmüştü. Özel olarak hazırlanmış bir ekip ile günler geçirmeye başladım. Boş zamanlarımız vardı ve Paris sokaklarında dolaşmaya başladık diğer arkadaşımla. Her şeyi keşfetmek istiyordum. Akşamına Bercy Arena’da Barcelona – CSKA Moscow maçı, gülen taraf ise Barcelona, Final Four’un ilk finalisti oluyordu. Barcelona seyircisi dev bir orkestra havası ile zaferi kutluyordu. Maçın arasında Hayatı Doldur Gençlik Kulübü, VIP’de bulunma fırsatını sunuyordu bize. Partizan – Olympiacos maçında ise Yunanistan ekibi adını bir üst tura taşıyordu.



8 Mayıs 2010 olduğunda otelin kapısında otobüs şehir turu için bizi bekliyordu. Kartpostallardaki Eiffel Kulesi artık karşımdaydı. Paris’in büyüsü sarmıştı ruhumuzu ve her taşın altına bakmak istiyordum. Şanzelize, Moulen Rouje, Lido, Republiq, Bastille şehirde gördüğüm en harika yerlerdi. Her binada tarihin kokusu vardı.

9 Mayıs 2010’da Final Maçı günü gelmişti ve otobüsümüz yine bizi otelimizden aldı. Derken yine Bercy Arena... Stadın önünde taraftarlar arasında ses bastırma yarışması vardı. Partizan susuyor, CSKA başlıyor, Barcelona’nın sesiyse herkesi susturuyordu. İlk maç Partizan-CSKA. Uzatmaya giden maçta gülen taraf CSKA oluyor, 3’üncülüğe yerleşiyordu. Partizan taraftarı ise takımına sahip çıkmaya, tam destek vermeye devam ediyordu ve büyük bir alkışı da hak ediyorlardı. Finaldeydi sıra… Barcelona – Olympiacos maçında tam kadro maçta olan Puyol, Pique,  Xavi, Messi… Barcelona kupanın sahibi oluyordu. Çılgınca kutlamalarını izlemek kalıyordu bize.

Ve son gün otelden erkenden ayrılmamız gerekiyordu. İzlanda’da patlayan yanardağ haberleri geldikçe, “Belki birkaç gün daha gidemeyiz” diyorduk. Bu rüyadan uyanmak istemiyordum. Ancak dönüp hayatı doldurmaya devam etmek gerekiyordu. Rüya gibi dört gün geçirmemi sağlayan, hayatıma güzel anılar dolduran Hayatı Doldur aileme, yanımda olan tüm dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Yeni projelerde hayatları doldurmaya devam…
İSMET ASLANBEY
CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ

31 Mayıs 2010 Pazartesi

İçinde Binbir Hayatı Yaşatan Değer "TİYATRO"

'Ve oynayın, izleyin' temelli bilge yaklaşımımdır şu su gibi akan satırlar...

Hayatı Doldur'un bireysel etkinlik kapsamında sunduğu fırsattan istifade ederek kişisel gelişimine katkı sağlamak isteyen Bilgesu Gelbal ile Tiyatro dair...

“Ne zaman başladım, nasıl başladım, kimin sayesinde başladım , yoksa içimde hep var mıydı , çevreden mi etkilendim , yoka bi gösteriden mi” bunlar benim düşünüp de bulamadığım sorular. İçine girip yaşamaya başlayınca nerden yakaladığınızın pek bir önemi kalmıyor aslında.

Bahsettiğimiz tümüyle “tiyatro”.

Kollarınızı bi kere açarsanız o sahneye, sahne tozunu bi yutarsanız vazgeçilmeziniz olur denir ya, neden böyledir? Dans dersi alabilirsiniz, istediğiniz zaman vazgeçersiniz. Film izlemeden geçen haftalarınız olabilir. Takım oyunu arayışına girebilirsiniz bireysellikten kurtulup ama basketbol oynamak size göre olmayabilir. Sürekli aynı arkadaşlarınızla, aynı cafe de buluşmak bir süre sonra sıkıcı gelebilir. Durun durun bir dakika! Arkadaşlarınız ayrı! Kendi başınıza içerde dışarıda birileriyle yaptığınız aktiviteler eğlencesini daim tutmaz.

İç dinamiğimiz sürekli değişir çünkü.

Motive olduğumuz şeyler değişkendir.

Öyle bir olay olmalı ki yenilenmeli , aynı arkadaşlarla daha da güzel hale gelmeli hatta.

Fikir paylaşımı sonsuz olmalı.

Ama bunun için sizi besleyen kaynak da hayal gücünün derinliği katar; bu derinlik uçsuz olmalı.

Durun bu parametreler bana bir şeyi işaret etti. Tiyatro.

Sahne arkası , sahnedeyken, provalar , kulis… Her anının dinamik olduğu yoğun bir emek gerektiren esaslı bi süreç. Öyle kısaca yedi harfli gözüküp, şişman sesleriyle sevecendir sanmayın.

Büyüktür aldığınız zevk sahnedeyken

Peki ya öncesi. Gelin bu sürecin can çekiştiren kısımlarını da atlamadan yepyeni bir oyunu , yeni doğan bir çocuk sevinciyle gözleri dolan insanların hikayesini de katarak anlatalım.

İyi temelli bir oyun deyince önce ekip dayanışması, oyunculuk yetenekleri ve sorumluluklar gelir desem de, maddeleştirmenin en anlamsız olduğu yer sanat değerlendirmesi esasta. Çünkü sanat özneldir. Herkesin kendi beğenileri kendi başarı kriterleri mevcuttur. Yolun başında biri olarak kendi adıma söylemeliyim o yüzden. “Temeli sağlam bir bina sağlıklı yükselir” gibi en basit metaforu kullanarak ben de bu benzetmeyi uygun buluyorum burada. İyi olmalı ki temel yükselecek, hayat bulacak bir oyun.

Özüne daha iyi yaklaşırsınız araştırdıkça, bilgi sahibi oldukça. Tüm ekibin yapıcı , birbirini iyi dinleyen ve tabii ki kesinlikle bir arada olmaktan büyük keyif alan insanlardan oluşması çok önemli.

İyi bir ekibe sahip olursanız işleriniz daha da kolaylaşır, ben her zaman kendimden daha coşkulu birilerini bulunca acaba ondan neler öğrenebilirim diye çok gözlem yaparım. Büyürüm bu süreçte, olgunlaşırım. Her defasında yeniden akıllanır aklım, yenilenir fikirlerim.

Kaliteli insanlarla kaliteli işler yapılır.

Attığınız her adımda ekibinize duyduğunuz güvenin oluşması çok önemli. Ekip uyumu bu şekilde sağlanıyor zaten.

İşe alım süreçlerinde dahi aranan takım ruhunu en iyi öğrenebileceğiniz yer futbol sahasıdır, bir oyun çıkarma sürecidir bence.

Arkadaşlarımıza güvendik, bilgilerimizi arttırma yolundayız ve ortaya bir şeyler çıkarabilecek tatlı kıvamdayız. Yoğrulmaya açığız. Biri bizi yönetmeli.

Tiyatro basit yapılı bir ağ zinciri değildir aslında birbirine dokunduğu yerler çok keskin olan merkezden dışa yönelimli bir ağ zinciridir.

İşletmede Mit Tanrılarının sembol olarak kullanıldığı rol modellemeler vardır. İşte tiyatro da bu organizasyon modellemelerini güzel örnekler.Zeus modelidir , merkezde yönetmen vardır ve işleyişi sağlar . Apollo modelidir roller bellidir, yapılması gereken sorumluluklar bellidir. Yaratıcılık gerektirir A’dan Z’ye Athena modelidir. Varoluşçu yapıdadır kendi kökeni kendidir.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Yapılmayanı, fark edilmeyeni, değerlendirilmeyeni ortaya çıkartmak bizlerin görevi olmalı…

Çanakkale 18Mart Üniversitesi Marka Elçimiz Alper Vuralin "Rafa Kitap Hayata Hayat" Sosyal Sorumluluk projesi için çalışmaları sırasında çalışma yöntemi ve hissettiklerini günlüğümüze yazdı.

Bir Gece Oturmuş Televizyonunuzun başında çekirdek çıtlıyorsunuz aniden mail adresinizde gelen bir yeni ileti sesi ile irkilip” Yine mi? Siz” diye sitemde bulunacakken kendinizi kaptırdığınız sosyal bir projenin uçsuz bucaksız serüveni içersinde buluyorsunuz kendinizi…Sizlere Sosyal Sorumluluk Projesi olarak; Hayatı Doldur Gençlik Kulübü ve Çanakkale On sekiz Mart Üniversitesi Öğrenci Konseyi olarak düzenlemiş olduğumuz Elazığ depreminde hasar gören köy okulu için gerçekleştirdiğimiz “Rafa Kitap Hayata Hayat Katmak İçin Haydi ÇOMÜ el ele” sloganıyla gece gündüz demeden saat ayırt etmeden çalıştığımız kitap kampanyasının çıkış noktası ve ilk duyduğumuz anda bizlerde uyandırmış olduğu islerden bahsetmek istiyorum.

İlk başta baktığınızda bizim Marka Elçileri olarak bu olayla ne alakamız var diye düşünebilirsiniz sizde… Oysa ki biraz düşündüğünüzde bizim işimizin bu olduğunu sizde kolaylıkla anlayacaksınız. Yapılmayanı, fark edilmeyeni, değerlendirilmeyeni ortaya çıkartmak bizlerin görevi olmalı… Çanakkale On sekiz Mart Üniversitesi’ndesiniz.

Her gün birçok topluluk Çanakkale ve yakın ilçe köyleri için kitap ve kırtasiye yardımı için kampanya gerçekleştiriyorlar. Hem Öğrenciler hem Çanakkale halkı her gün karşılaştığı bu kampanyalardan artık sıkılmış durumda. Ama siz farkı yaratarak heyecan dolu bir yeni başlangıç yaratmak için oradasınız. Ve bu bilinç ile koyuluyorsunuz işe.

İlk adım Öğrenci Konseyi’nin tüm ilçelerde bulunan temsilcileri aracılığı ile Çanakkale On sekiz Mart Üniversitesi’nin tüm sınıf bölümlerine bu organizasyonu duyurmak. Daha sonra Şehrin en ücra köşeleri dahi boş kalmamak üzere kampanyanın görsellerini afişleme çalışmalarını gerçekleştirmek. Tabi bu olayın asıl kırılma noktası yakın zamanda yaşanan ve sonucunda birçok kişiyi kaybettiğimiz Elazığ Depremi İçin bu kampanyanın gerçekleştirildiğini, depremde ailelerini evlerini okullarını kaybeden Geleceklerimiz için verilecek her kitabın konulacak her kalemin farklı anlam ve değerler ifade ettiğini insanlara aktarabilmek.

Düşünün ki her konuştuğunuz arkadaşınıza; "Hayal Et Elazığ’dasın. Yanında bir çocuk Depremde annesini kaybetmiş. Okulu hasar görmüş. Koliden çıkardığın bir hikaye kitabını ona uzatıyorsun ve yüzündeki tarif edilemez heyecan, Hayalin gerçek olsun istemez misin” diye soruyorsun ve 1 ay sonunda 750 kitap ile kampanyayı tamamlıyorsun. İşte bizim hikayemiz bu…